Her zaman omzumuzda taşıdığımız yüklerden bahseder dururuz. Etrafımızdakilere onlardan dolayı dert yanarız. Kimi zaman bu hal öyle duruma gelir ki; birisi yükümüzü hafifletmek için bir yol gösterse, yahut onları bizim yüklendiğimizi söylese ‘tabi demesi kolay onları nasıl bırakayım, nasıl da zor bir hayat geçiriyorum. Bakın halime tebrik edin beni katlandığım için’ dercesine daha çok tutunuruz o ‘dert’lere. Aslında insan, bazen hallolacak bir problemine çözüm aramak yerine onu merkezine aldıkça hayatını daha da zor hale getirdiğinin farkına bile varmıyor. Hatta çoğu zaman gereksiz olan bu yüklenmeyi yaşamın ta kendisi sanıyor. Peki ya gerçekten onlar gerçek bir yük değilse?!
İnsan, yaratılış itibariyle hata etme payı olan bir
varlıktır. Şu an üzerinden geçmekte olduğumuz han, 'bir imtihan yuvasıdır.' Öyleyse sıkıntılar, sabretmemiz beklenen durumlar, şükretmemiz gereken
vakitler elbette olacaktır. Gerçek problem ile bizim ürettiğimiz suni problem
arasını iyi ayırt etmekte fayda var. Aksi takdirde gereksiz taşıdığımız yükler
yüzünden, gerçek sabredilmesi gereken durumu kaçırabiliriz.
İnsanın, Allah katında kendisinden razı olunan bir kul olması için işlediği günahlara tövbe etmesi ve geri dönmemek için azmetmesi gerekir. Yani yukarıda bahsettiğimiz gibi o yükü yüklenmekle maharet sahibi olunmuyor. Mühim olan, yükü en doğru şekilde hafifletip yaşamımıza devam etmek. Hatta bunun için Rabbimiz bize pek çok yol gösterir, günahlardan kurtulduğumuzda gerçek huzura varacağımızı söyler. Fakat biz ‘insanız işte, günaha giriyoruz ne yapalım’ dercesine o yükten arınmayı değil o yükü taşımayı maharet biliyoruz. Rabbimizin hatırlatıcı olarak bize sunduğu fırsatlar, mübarek vakitlerdir.
Peki bu günah yüküyle bağımızı nasıl kesebiliriz? Haydi
gelin, Peygamber Efendimiz (sav) her zamanki gibi bize yine örnek olsun. Bir
hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ -rahmetiyle- şâbanın on beşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.” (Tirmizî, “Savm”, 39; İbn Mâce, “İḳāmetü’s-salât”, 191)
Peygamber
Efendimiz (sav) Şâban ayının büyük kısmını oruçlu geçirirdi. (Buhârî, “Savm”,
52; Müslim, “Sıyâm”, 176-177), “İnsanların değerini bilemedikleri bu ayda
ameller Allah’a arzedilir; ben amellerimin oruçlu iken Allah’a arzedilmesini
arzu ediyor ve bu ayda oruç tutuyorum” buyurmuştur. (Müsned, V, 201; Nesâî,
“Ṣavm”, 70) Ramazan dışındaki en faziletli orucun şâbanda tutulan oruç
olduğunu ifade etmiştir. (Tirmizî, “Zekât”, 28).
Maddi-manevi yüklerden arınma vakti gelmedi mi? Onları ne zamana kadar taşıyacağız? Ömrümüzün ne kadar kaldığını bilmediğimiz halde kaç vakit daha onların altında ezileceğiz?
Peygamber Efendimizi taklit edelim ve onun gösterdiği şekilde şu günah yükünden arınalım ki Rabbimize giderken bizi yavaşlatmasın. İçinde bulunduğumuz Şaban ayını fırsat bilelim, af olunmak için. Berat gecesini bir ferahlama günü bilelim. Orucumuzla, duamızla, namazımızla gerçekten arınmak istediğimizi Mevlamıza gösterelim. Rabbimiz gerçek tövbe edenleri affetmez mi hiç!
Berat geceniz mübarek, amelleriniz kabul olsun.
0 Yorumlar