akımlar,dünya,düşünmek


Size evrendeki küçücük bir noktadan sesleniyorum. Dünyadan! 7 kıta ve 208 tane büyük/küçük ülkeden oluşan bu gezegen, tarih boyunca birçok ideolojik sisteme ev sahipliği yapmış. Toplumlar o düşüncelerle yürümüş ve yürütülmüş. Nice düşünceler sebebiyle de insanlar ölmüş ve öldürülmüştür. Bakıldığında şaşırılası bir durummuş gibi görülse bile insanı insan yapan zaten düşünebilme ve bu bağlamda akıl edebilme yetisi değil midir?

 

Akıl sözlük anlamıyla düşünme, anlama ve kavrama gücü demektir. Akıl, kişinin doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ve iyiyi kötüden ayırabilme becerisidir. Fakat bu beceri kimi zaman perdelenir. Nasıl mı? Hayat içerisinde insanların akımlara, politikalara ve belki de en önemlisi nefsine kapılıp onların iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü demeye başladığını görürüz. Biliriz ki yolun başında herkes kendince doğru bulduğu neyse onun için bu yolculuklara adım atmıştır. Ama süreç içerisinde sonlarını da görürüz ki herkesin umduğu ve bulduğu aynı olmamıştır, olmayacaktır. Çünkü insan fıtratından şaşıp Rahman’ın yolundan ayrıldı mı, onun doğru yol üzerinde olması imkansızdır. Diğer bir deyişle, onların tutundukları şeyler insanı hakikatten uzaklaştıran düşüncelerden öteye geçememiştir. 

 

Peki, neleri savunmuşlardı hatırlayalım. Kimi devletsizliği, kimi dinsizliği, ötekisi bireyselleşmeyi, bir diğeri sosyal devlet anlayışını derken hepsinin tarihteki sürelerine baktığımızda zamanla popülerliklerini kaybettiklerini ve taraftarlarını yitirdiklerini görürüz. Örneğin, 1789-1799 Fransız İhtilali'ne bakalım. Halkın isyanı olarak başlamış sonrasında tüm dünyaya yayılmıştır. Öyle ki bir çağın (Yeni Çağ) kapanıp bir çağın başlamasına (Yakın Çağ) vesile olmuştur. Bu tarihi olay sonucundaysa Milliyetçilik akımının/düşüncesinin kuvvetlenerek tüm dünyaya yayıldığını görürüz. Her milletin kendi bağımsızlığını kazanması; mutlak krallık egemenliğinin yerine halkın egemenliğin kaynağı olarak tanımlaması akımı. Fransa için yeni başlangıçlara gebe olan bu durumun, Osmanlı gibi birçok ulusu içinde barındıran ülkeler için parçalanma demekti. Öyle de oldu. Halbuki Osmanlı Devleti çok uluslu yapısını yıllarca idare etmiş, büyük bir İslam Devletiydi. Din, dil, ırk gözetmeksizin şeriat üzere (bazı dönemleri dışında) huzurla yönetilen bu ülkeyi 'ırkın üstülüğü' gibi batıl bir düşünce akımıyla içeriden ve dışarıdan olumsuz bir şekilde etkilemişlerdi. Kısacası düşünceler bir ülke kurdururken, bir ülkenin yıkılmasına da zemin hazırlamıştır diyebiliriz.   



Diyebiliriz ki her ilaç, herkese iyi gelmez. Her edinilen bilgi olduğu gibi uygulanmaz. Her düşünce hemen ben'im yapılmaz. Ne yaparız peki? Önce edilen bilgiyi zihnimizin bir köşesinde tutarız sonra İslam'ın eleğinden geçiririz. Uymadı mı? Barındırmaz, sokmayız zihnimizin derinliklerine.  O fikir, o düşünce bizim için sadece 'bildim' olur. Fakat, görüşümüz, savunduğumuz yol, idealimiz asla olamaz! 


Vurgulamak istediğim şu ki akımlar, fikirler her zaman olacak. Geçmişte de vardı, şimdi de varlar. Şu anda içinde bulunduğumuz bilgi çağı itibariyle popüler düşüncelere/akımlara yetişemiyoruz ve onları hızla tüketiyoruz. Sonrasında farkında olmadan öyle bir sahipleniyoruz ki yaşam tarzımızın bir parçası haline getirebiliyoruz. İşin ilginç yanıysa o zamanlarda bunun bize gayet normal gelmesi!  Zaman geçtiğinde ve geriye dönüp baktığımızda ''keşke'li, ama'lı'' cümlelerle tanımlıyoruz o süreçlerimizi.


İşte bu pişmanlığa varmadan, geç olmadan omuzlarımızda kimi, neyi, hangi düşünceleri taşıyorsak onları bir İslam'ın eleğinden geçirelim. Temizlenelim, tövbe edelim. Dünyadayken etkilendiğimiz ve belki körü körüne bağlandığımız ideolojiler ve onları savunan liderlerin ahirette bizlere referans olacağını unutmayalım. 'Bu iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi olacak?' sorusunu ise hepimizin gönül askısına bırakıyorum, düşünmenizi istiyorum. 


Son söz ise bir dua niyetiyle:

Öyle bir düşüncenin yolcusu olalım ki sonu hep Rabbimize çıksın...