Türkiye’de modernleşmenin yol açtığı en önemli sorunlardan birisi “yeni” olan her şeyin “makbul” olduğu fikrinin, tohumlarını zihinlerimize ekmesi oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünün sonlarına doğru başlayan ve Cumhuriyet dönemiyle birlikte ivme kazanan modernleşme hareketleri meyvesini verdi. Biz de “ileri” gittik. Dünya genelinde modernleşmeyle beraber ilerleyen sanayileşme, daha sonraları internetin dünyamıza bir güneş gibi doğması, teknoloji ve bilgi çağına geçişimiz (yani dünyanın şanslı tarafında olanların geçişi), küreselleşme ve etkisini her geçen gün artıran kapitalizmle beraber adeta manevi ozon tabakasının delinip o “güneş”in artık bizi yakmaya başlaması ve kapanış… diyemiyoruz elbette.

Perdeler daima açık, güneş günbegün hayatımıza nüfuz ediyor, rollerimizi hiç bırakmadan oynamaya devam ediyoruz dünya sahnesinde. Hepimizin bir role sahip olduğu bu sahnenin, yani sembolizmi bir kenara bırakırsak, içinde yaşadığımız bu zaman diliminin farkında mıyız? Cevabını herkesin tek tek vermesi gereken öncelikli sorulardan biri bu. 

İbn Haldun’un da ifade ettiği gibi insan, toplum olmadan yaşayamayan bir varlık. Bu bakımdan sosyoloji içerisinde insandan yola çıkarak toplumu veya toplumdan yola çıkarak insanı anlamak konusunda farklı görüşler dile getirilmiş. Her iki durumda da insanı toplumsuz düşünmek ve anlayabilmek pek mümkün değil. Bu sebeple, içine doğduğumuz ve halihazırda içinde bulunduğumuz zamanın farkına varmak yolunda toplumu iyi gözlemlemek faydalı olacaktır.

Evvela biz, eskiye nazaran pek çok imkana kavuşup hayatı kolaylaşmış insanlarız. Ancak iletişim, ulaşım, beslenme, sağlık ve en önemlisi bilgiye erişim konularında artan her bir imkanın, bir imtihanı da beraberinde getirdiği unutulunca, “makbul” görülen her “yeniliğe” kolayca adapte olunabiliyor. Evet, elimizdeki teknolojik imkanlar sayesinde daha fazla kişiye, ürüne ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Bu aynı zamanda daha fazla kişinin, ürünün, bilginin/bilgi sahiplerinin de bize ulaşabildiği anlamına geliyor. Dolayısıyla –bazen bizzat ortağı olduğumuz- alışveriş, tüketim, gösteriş vb. odaklı yoğun bir bombardıman altında kalıyoruz. Genç nesil bu popüler kültür bombardımanının başlıca hedefi olduğu için en belirgin etkileri de doğal olarak onlar üzerinde görüyoruz. Bu apayrı bir yazının konusu olabilir. Bense bu yazıda yaşadığımız çağ ile ilgili daha farklı bir yere dikkat çekmek istiyorum. Bilgiye ulaşım konusunda eriştiğimiz imkanların ‘imtihan’ boyutu.

Sosyal medyadaki kişisel paylaşımların yaşam biçimimizi ve hatta inançlarımızı nasıl şekillendirdiği üzerine epey çalışma yapıldı. Fakat gün geçtikçe görülüyor ki bu bilgi çağının belki de asıl tehlikesi “bilgi” çevresinde oluşuyor. Burada iki yönlü tehlikeden bahsedebiliriz:

  • birincisi, son zamanlarda daha fazla duyduğumuz bir kavram olan “dezenformasyon” sebebiyle doğru bilgiye erişememek. 

Dezenformasyon, information yani bilgilendirme kelimesinin başına olumsuzluk eki gelmesiyle oluşan, “bilgilendirmeme, yanlış bilgilendirme” anlamında Fransızca bir kelime. Yani kasıtlı olarak yanlış bir bilginin yayılması veya bilginin çarpıtılması demek olan bu kavrama neredeyse her gün maruz kalıyoruz. Hayatımızı çoğu alanda kolaylaştıran teknoloji, yanlış bilginin yayılmasına da aynı kolaylığı sunuyor maalesef. 

  • Günümüzde bilgiyle alakalı olarak karşılaştığımız ikinci tehlike, doğruluğun değerini kaybetmesi. 

Yani bir bilgi, olgu veya kavramla karşılaştığımızda bu gerçek mi/ doğru mu sorgulamasının önemini kaybetmesi. Dolayısıyla da hakikate ulaşma çabasının görünmez olmaya başlaması.

Dezenformasyonla bir şekilde başa çıkılabilir, çarpıtılan bilginin doğrusu ortaya çıkarıldığında tabiri caizse zihin dünyamız  dezenformasyondan “dezenfekte” edilebilir. Ancak ikincisi, yani doğruluğun/gerçekliğin önemini kaybetmesi, bilginin kendisinden ziyade irademizi ve değer dünyamızı etkilediği için çok daha sinsi ve baş edilmesi kolay olmayan bir durumdur. 

"Ben bundan sonra bir uğur böceğiyim"


Birazcık abartarak örnek vermek gerekirse düştüğümüz durumlar şuna benziyor: Toplumun büyük bir kesimi tarafından sevilen ve takip edilen bazı figürler veya herhangi bir mağduriyete uğramış, dolayısıyla kendisine merhamet nazarıyla bakılan birileri mesela “Ben bundan sonra bir uğur böceğiyim, çünkü hepinize uğur getirmek istiyorum” diyor. Ve insanlar bu durum karşısında, “Ne kadar tatlı bir düşünce, artık sana uğur böceği diyelim” diye karşılık veriyorlar. Ona uğur böceği demeyenlere (çünkü o bir uğur böceği değil), uğursuzluk istiyormuş gibi bakılmaya başlanıyor. “Onun uğur böceği olup olmayacağına sen mi karar vereceksin? İşte sen böyle iyi şeylere düşmansın. İnsan uğur böceği olamaz diyen bağnazlardansın…” minvalinde, yoğun bir ajitasyona dayanan olabildiğince duygusal bir aforoz etme haliyle karşılaşmaya başlıyoruz. 

Bu örnek kulağa abartılı geliyor ama gerçekler irdelendiğinde bu doza varan yaklaşım biçimleri bizden uzak değil. Popüler kültürün ve teknolojik bilumum imkanın bize getirisi olan bu ahlaki ve düşünsel problemleri görmek, zamanımızın farkına varmanın ilk adımları olabilir.

Doğruluk ve gerçeklik, yeryüzünün en kadim değerleri iken, hakikat bizi ayakta tutan ve ayağımızı kendisine göre uzattığımız yegane ölçümüz iken neden gün geçtikçe hakikati kendimize göre uzatıp kısaltmaya, sağa sola çekiştirmeye başladık? Acaba kendi arzularımız, rahatımız, hazzımız bizim için “can sıkıcı” doğrulardan daha mı öncelikli hale geldi?  Bu zamanın bombardımanını kim, ne için, ne kazanma pahasına yönetiyor? “Hakikat sonrası çağ (post-truth)”a  mı geçtik? 

Kendimizce cevapları nasipse bir sonraki köşede.