Teknolojik imkanların artmaya ve yayılmaya başladığı ilk yıllarda Türkiye’de şimdikinden daha çok zikrediliyor görünen bir problemimiz vardı: kuşak çatışması. 2000’lerin başı, yani 80 ve 90’lı yıllarda doğanların ergenlik/gençlik dönemini yaşadığı yıllara karşılık gelen zamanlardı. Söz gelimi annesinin evlendiği yaşta kendisi henüz okulunu bitirmemiş, babasının fabrikada birkaç yıllık işçi olduğu yaşta kendi “CV”sini hazırlamayı öğrenen gençler söz konusu çatışmanın aktörlerindendi. Bu yeni nesil gençliği “yeni nesil” yapan en görünür özelliklerinden biri, bireyselliğine daha düşkün olmasıydı. Onun adına kararlar alacak veya kendisini adayacağı bir otorite fikrine birkaç adım daha mesafeli.
Bugünlerde kendisine Y kuşağı denen bu jenerasyonla ilgili daha pek çok niteleme yapılabilir. Uzun uzadıya onların kimi zaman epik kimi zaman dramatik kimi zaman da trajikomik hikayesi anlatılabilir; yaşadığı zorluklar ve bu zorluklar karşısında geliştirdikleri yetenekler, çok iyi tanıyıp uymayı reddettikleri eski nesil adetler ve yavaş yavaş uyum sağladıkları küresel kültür değerleri hakkında sayfalarca yazılabilir. Asıl önümüzde duran meseleye şimdi gelmiş buluyoruz:
Tüm bu hikayeler anlatılabilir, evet ama kim dinleyecek? Buna benzer şeyleri eskiden de yaşayanlar dinlemeye gerek duymayabilir, peki yeni çağın hikayesini yazan en yeni nesil dinleyecek mi?
Kelime olarak “kuşak çatışması” kavramını eskisi kadar duymuyoruz.
Kelime olarak “kuşak çatışması” kavramını eskisi kadar duymuyoruz. Çatışma ortadan kalkıp, bütün nesiller birbiriyle uyum sağlayıp ortak değerleri ve yaşam biçimlerini benimseyip, el ele tutuşup dünyanın etrafında tur attığı için mi? Cümlenin sonunu getirene kadar gülmemeyi başaranlara benden bir “helal olsun”. Elbette mümkün olmayan bir şeyden bahsediyorum. Gerçekte ise kuşak çatışması kavramının basmakalıp içeriğini sorgulamamız gereken bir sonuca varıyoruz. Çünkü son yıllarda artan bir şekilde gündeme gelen “Z kuşağı” diye bir “şey” var, unutmamalı.
Tam da Z kuşağı denen şeyin tanımlarına oldukça uygun bir görünüm var. Artık eski nesille yeni neslin arasındaki uyumsuzlukları konuşmaktan ziyade, doğrudan Z neslini konuşmaktayız. Kuşak çatışmasını değil, Z neslinin kendine has karakterini konuşuyoruz. Z nesli denen 2000 ve sonrası doğumlu bireyler tek başına aktör durumundalar. Yani kuşak çatışması kavramı ortadan kalkmadı ama kendi içinde dönüşmüş ve gündemden hiç düşmemiş görünüyor. Biraz daha ileri gidersek, kuşak çatışmasının ezelden beri var olduğunu ve olacağını da söyleyebiliyoruz. Fakat dedim ya bu çatışma kavramının basmakalıp içeriğini sorgulamamız gerek.
“Yeni nesil” özellikle bizim ülkemizde genellikle içine bolca olumsuzluk yüklenmiş, bozulmuşluğun, yozlaşmanın kaynağı olarak kodlanmış, muhtelif günahların keçisi olmuş bir anlamı ihtiva ediyor. Çatışmanın çıkış noktası, eski köye yeni adet getiren yeni gençlikti. Sonra Z nesli geldi, eski köye uğramaz oldu. Ne yapacağız? Kuşak çatışması neden bir türlü yok olmuyor ve olacak gibi de görünmüyor?
İnsanın olduğu yerde aynı kalmasını beklemek, kainatın en kıymetli varlığı olan insana en büyük haksızlıktır.
Şimdiye kadar anlattıklarımla varmak istediğim yer şu: imkanların ve şartların sürekli ve her yeni seferinde daha hızlı değiştiği bir dünyada, insanın olduğu yerde aynı kalmasını beklemek, kainatın en kıymetli varlığı olan insana en büyük haksızlıktır. Çağ gibi insanın ve toplumun da değişeceğini kabullenmeden herhangi bir çözüm arayışı daha başlamadan bitmiş sayılır. Zira çatışan şey kuşaklar değil, sabit fikirli anlayışlardır.
Sabahtan akşama kadar Z kuşağının şımarıklığını, tüketim düşkünlüğünü, popüler kültüre teslim oluşunu, büyüklerine saygısızlığını, başını telefondan kaldırmayışını, isyankarlığını ve sair “şeytanlık”larını konuşmak da bir seçenek; Z kuşağının teknoloji kullanımındaki başarısını, hızlı bir kavrayışa ve adaptasyona sahip oluşunu, üst düzey duyarlılığını, bazı konulardaki sorgulayıcılığını, girişimciliğini, kendine yatırım yapma merakını ve sair melekliklerini konuşmak da bir seçenek. Üçüncü bir seçenek gerekli ki o da bize hazır paketli sunulan bu nitelemeleri tek seferde yutmadan önce pakedi açıp ne var ne yok sosyolojik, psikolojik, siyasal, ekonomik ve kültürel bütün boyutlarıyla anlamaya çalışmak.
Harflerle andığımız kuşak isimlerini kabul edelim veya etmeyelim, zamanın beraberinde getirdiği değişiklikler, yeni imkan ve araçlar tüm eylemlerimizin keyfiyetini etkiler. Kuşak/jenerasyon meselesinde artık yeni olanın eskiye sirayeti de zamanımızın yaygın gerçeklerinden. Bir zamanlar telefon kullanmayı zar zor öğrenen anne ve babaların, yetişkin akrabaların bugün kamera önünde müzikle senkronize bir şekilde “komiklikler" yapması, her yaştan her cinsiyetten kişinin yüzünde her türlü makyaj ve filtre tak"tik"lerine karnımızın "tok" olması, meselenin sadece gençlikle, kuşakla, yaşla alakalı olmadığının sarih bir göstergesi.
Zaman, teknoloji, yeni endüstriler neyi getirmekte, daha doğrusu nereye götürmektedir? Genç neslin önceki nesilden farklı olan davranışlarını yönlendiren toplumsal değişmeler nelerdir? Değişimi ve bozulmayı gençliğe yükleyen yetişkinler hiç değişmeden kalmakta ve bunu marifet olarak görmekte midir, gençliğin yönü ne taraf?
Tüm bu soruların peşine düşülmesi, kendimizi,
gençliği, toplumu ve geleceği anlamak ve edilgen bireyler olmak yerine
belirleyici/aktif rollere sahip olabilmek için elzemdir. Gençlik, kendinden önceki neslin yolundan
gitmeyi reddedebilir ama aynı zamanda sürekli birilerini “takip etmek”te gibi görünüyor. Öndeki
araç kimin ve neden bu çağın genç insanı, geçmişin yolundan ayrılıp -kendi
yolundan da gitmek yerine- o aracı takip etmeyi seçer?
Her neslin yenisi, süratli bir şekilde sonraki neslin eskisi haline geldiğine göre, bir arada yaşayabilmemiz için eskimeyen bir şeylere ihtiyacımız var. İşte onları bulmak, soruların cevaplarını aramak ve yeni sorular sormak için buradayız.



0 Yorumlar